Koma Civaken Kurdistan (KCK) Avrupa Güvenlik Çalışmaları Merkezi’nin (ISS) PKK’ye ilişkin raporunda Murat Karayılan’ın iki kez MİT ile görüştüğü iddiasının tamamen yalandan ibaret olduğunu belirterek, Avrupa ve Türk devletini Kürt halkı arasına fitne sokma tutumundan vazgeçmeye çağırdı.
PKK hangi koşullarda silahı bırakır?
ANF
FRANKFURT / KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu, Kürt halkının kimliği, dili ve kültürüyle ciddi bir tehdit altında olduğunu belirterek, ‘’Kürt halkı da bu nedenle direnmektedir. Sadece ve sadece kendi hakları için direnmektedir’’ diyerek, haklarının tanınması durumunda silahların bırakılacağını söyledi.
Özgürpolitika gazetesinde ‘Kürt vardır, ama hakları da vardır’ başlıklı makalesinde Karasu, Demokratik özerklik ve Kürt halkının temel demokratik haklarını kabul edilmesi durumunda silahların bırakılacağını ifade etti. İşte Karasu’nun yazısı…
‘’Bugün Türkiye siyaseti tam bir keşmekeşlik yaşıyor. Meclis'teki partiler içinde DTP dışında hiçbir siyasi partinin Türkiye'nin en temel sorunları konusunda bir düşüncesi yok. Tüm partiler sadece seçimi ve oy almayı düşünüyor. Bunu yaparken de temel sorunlara getirdikleri çözüm önerileri için oy istemiyorlar. Türkiye toplumunun geriliklerine ve hassasiyetlerine seslenerek kendilerini güç yapmak istiyorlar. Tüm partiler birbirlerini suçlayarak ya da töhmet altında bırakarak diğerine karşı baskın çıkmaya çalışıyor. Birbirinden farkı olmayanların, sorunların çözümü için köklü projeleri olmayanların demagoji ve suçlama dışında yapacakları başka bir şeyleri de olamaz. Kürt halkı on yıllardır mücadele veriyor. En son İmralı'da yapılan fiziki saldırı karşısında halk ayağa kalktı. 7'den 70'e herkes devletin politikalarını karşı tavrını ortaya koydu. Bir halk tutumunu ancak bu kadar net koyar. Bu durum karşısında bastırma ve ezme dışında başka politika üreten olmadı. Sanki on yıllardır bastırma ve ezme politikaları denenmemiş gibi her zaman söylenenler tekrar edildi.
Erdoğan'ın politikasına karşı çıkan bazı aydın ve yazarlar ise sadece 'neden işi sertleştiriyorsun' diye yakındılar. Hatta 'eski dil ve yöntemlerle Kürtleri kandırma ve uyutma imkanlarımız vardı, neden bir çuval inciri berbat ettin' diyerek kızgınlıklarını dile getirdiler. 'Böyle yapmasaydın DTP'nin elindeki belediye başkanlıklarını da alırdık böylece bu sorundan kurtulurduk' dediler. Kürt sorunu esas olarak da Kürt kimliğinin inkarından kaynaklandığı halde Kürt kimlikli siyasetçileri saf dışı ederek bu sorunu ortadan kaldıracaklarını sanma demagojisi fazlasıyla dillendirildi. Başbakan'ın yanlışına karşı çıkanların bile ne kadar yanlış düşündükleri ve kafalarının ne kadar karışık olduğu görüldü.
Bu eylemler sonrasında bir daha görüldü ki kimse cesaretlice sorununun esasını ortaya koymuyor. Bu sorun şöyle çözülür demiyor. Bölücülük ya da vatan hainliği suçlaması korkusuyla doğruları söylemekten kaçındıkları gibi kafa karıştırıcı laflar ediyorlar. Doğrular açık ve net söylenmezse, söylenecek her şey kafa bulandırmaktan başka sonuç vermez.
DTP'nin Kürt sorununu demokratikleşme içinde çözme projesi olan demokratik özerkliğe bile sahiplenilmedi. Demokratik özerklik, Kürt halkının temel demokratik hakları olan anadilde eğitim, Kürt kimliğinin kabul edilmesi, Kürt kültürünün önündeki tüm yasakların kalkması ve Türk kültürüne hangi imkanlar tanınıyorsa onun tanınması, kendi kimliğiyle siyaset yapma özgürlüğü ve yerel demokratik iradelerin kabul edilmesidir. Bu makul proje sahiplenilmediği gibi neredeyse bu da nereden çıktı denilerek DTP suçlanmıştır. Kendilerine hem demokrat ve özgürlükçü sıfat verecekler hem de demokratik bir ülkede tanınması gereken haklara sahiplenilmeyecekler! Türkiye aydınlarının, yazarlarının çoğunun durumu böyledir.
Demokratik özerklik, Kürt halkının temel demokratik haklarını kabul etmenin tanımıdır. Bunları kabul etmemek ise büyük bir inkarcılık ve zulümdür. Buna karşı direnmek meşru bir haktır ve hiç kimse de karşı çıkamaz.
Bazıları da bu haklar verilse bile terör yine sürer, savaş bitmez gibi demagoji yapmaktadırlar. Böylece aslında 'bu hakların verilmesine ve tanınmasına gerek yok' demektedirler. En tehlikeli söylem budur. Bunu söyleyenler Kürt sorununun çözümünü istemeyenlerdir. Kürt özgürlük hareketi düşmanlığı yaparak siyasi ve ekonomik olarak nemalanmak isteyenlerdir.
Bu tür söylemlerde bulunanlar Türkiye halkını kandırmaktadırlar. Tam aksine demokratik bir ülkede tanınması gereken bu haklar tanınsın, yasalar ve uygulamalar buna göre düzenlensin Kürt özürlük hareketi bu sorun bir günde çözülür demiştir. Bunu söyleyenler Kürt özgürlük hareketinin defalarca kamuoyuna deklere ettiği barış projelerini ve çözüm deklarasyonlarını ya unutmuş olmalıdırlar ya da bilerek görmezlikten geliyorlar. Kürt özgürlük hareketi en makul çözüm önerileri sunuyor. Bunlar yerine getirilirse direnişi de silahı da bırakacağını açıkça ilan ediyor. Bunları hiç kimse yok sayamaz ve çarpıtamaz.
Biz bu zatların, sahtekarların ne istediğini biliyoruz. Kürt özgürlük hareketi direnişi bıraksın da bu Kürt sorunundan kurtulalım diyorlar. Bunlar bilmeli ki diyalog gelişmez ve Kürt halkının temel demokratik hakları güvenceye kavuşmazsa Kürt özgürlük hareketi bu mücadele yüz yıl sürse de devam eder demiştir. Bunların niyetinde Kürt sorununda çözüm olmadığı için bu savaşın bitmeyeceğini söylüyorlar.
Artık alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete devri bitmiştir. Kürtlerin hakkı tanınacak mı tanınmayacak mı? Bu sorulara verilecek cevap önemlidir. Artık Kürt vardır, böyle bir sorun vardır demenin de değeri kalmamıştır. Çünkü, Demirel de Çiller de Mesut Yılmaz da Tayyip Erdoğan da Kürt sorunu vardır, Kürtler vardır demişler, ama sonunda yine tek millet edebiyatı yapmışlardır.
Erdoğan da Vecdi Gönül de Türkiye içinde farklı bir ulusal kimliğin kabul edilemeyeceğini açıkça söylemişlerdir. Kürdistan hala Türk uluslaşmasının yayılma alanı olarak görülmektedir. Başbakan ve savunma bakanı Kürt özgürlük hareketinin neden direndiğinin somut kanıtıdırlar. Kürt halkı kimliği, dili ve kültürüyle hala ciddi bir tehdit altındadır. Kürt halkı da bu nedenle direnmektedir. Sadece ve sadece kendi hakları için direnmektedir. Türk devleti ise dış güçlere dayanarak ve her türlü baskı aracıyla bu direnişi bastırmaya çalışmaktadır. Tek ve yalın gerçek budur. Bunun dışındaki her söylem demagojidir.
Bazıları geçmişte yaşanan tehcirleri ve katliamları kınıyorlar. Bunun hiçbir değeri yoktur. Eğer bugün Kürtler üzerinde uygulanana benzer politikaya gevelemeden karşı çıkılıyorsa, bu tür söylemlerin anlamı vardır. Yoksa Kürt halkı bunları kandırma ve aldatma olarak değerlendirir. Kürtler yok edildikten sonra bazılarının yapılanları eleştirmesi ve hatta bu konuda özeleştiri vermesi olsa olsa Kürtlerle ve tarihle alay etmek olur.
Kürtler ne istiyor, PKK ne istiyor, DTP ne istiyor biliniyor. Bilinmiyor diyenler yalancıdır, sahtekardır ya da bilinçli bir çarpıtma yapıyorlar.
Kürtlerin ne istediği nettir. Bunlar tanınsa Türkiye'de savaş ve gerilim bir günde değil, bir saate biter.
Bitmez diyenlere söylüyoruz; bu sorun sözü edilen hakların tanınmasıyla çözülsün ondan sonra biter mi bitmez mi görsünler ve ondan sonra konuşsunlar. Bundan önce bitmez diye konuşmak sorunu çözümsüz bırakmak ve muğlaklaştırmaktır.’’
KCK Karayılan’ın MİT ile görüştüğü iddiasını yalanladı
ANF
BEHDİNAN / Koma Civaken Kurdistan (KCK) Avrupa Güvenlik Çalışmaları Merkezi’nin (ISS) PKK’ye ilişkin raporunda Murat Karayılan’ın iki kez MİT ile görüştüğü iddiasının tamamen yalandan ibaret olduğunu belirterek, Avrupa ve Türk devletini Kürt halkı arasına fitne sokma tutumundan vazgeçmeye çağırdı.
KCK yaptığı açıklamada PKK’ye Avrupa Güvenlik Çalışmaları Merkezi’nin (ISS) raporunu değerlendirdi. KCK “Ortadoğu’ da temel bir sorun olan Kürt sorununu çözmek amacıyla halkımızın yürüttüğü mücadele haksız inkar ve imha politikasını zora sokmuş ve mücadelenin önemli bir aşamaya geldiği bu dönemde Avrupa Birliğinin bir kurumu adına yayınlanan bir raporda gerçeklerin çarpıtılması ve saldırgan bir üslubun kullanılması oldukça manidardır” dedi.
KÜRTLER YAKINLAŞIYOR
“Avrupa Güvenlik Çalışmaları Merkezi adıyla yayınlanan rapora bakıldığında, bu raporun tümüyle gerçekleri tersyüz eden, yalana dayalı provakatif bir rapor olduğu net görülecektir” diyen KCK, “Kürdistan’ın dört parçasında ve yurtdışında yaşayan tüm Kürtler arasında giderek bir ulusal-kültürel yakınlaşma gelişmekte ve sınırlar anlamsızlaşmaktadır” vurgusunu yaptı.
RAPOR PROVOKATİF AMAÇLA HAZIRLANDI
Açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Durum böyle iken, sözkonusu rapor PKK'nın bölgede 'sempati kaybettiğini', Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin PKK’yi 'rahatsız edici' gördüğü ancak, Kürdistan Bölgesel yönetiminin PKK ile savaşmayı göze alamayacağı ve Kuzey Irak’ta DTP'ye antipati ile bakıldığını iddia etmektedir. Bu ifadeler, Türk devletinin Güneyli güçleri Kürt özgürlük hareketiyle çatıştırmaya zemin hazırlamaya yönelik faaliyetlerinin bir parçasıdır. Güneyli güçleri tahrik eden, Kürtler arasında güvensizliği yaratmaya yönelik bu fitne raporu Avrupa’nin öteden beri izlediği parçala-böl-yönet politikasının bir devamıdır. Halkımızın iç işlerine hiç hakkı olmadığı halde karışmasıdır. Bu yönüyle de Türk devletinin son süreçte geliştirmeye çalıştığı politikayı pratikleştirmeye yönelik bu raporun provakatif amaçla hazırlandığı açıktır.
ISS raporunun fitne ve iftirafları bundan ibaret değildir. Kurumumuz adına KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan arkadaşa yönelik olarak da en az iki kez Milli İstihbarat Teşkilatı yetkilileriyle görüştüğü iddiasını ileri sürmektedir. Bu iddianın gerçekle hiçbir ilişkisi olmadığı gibi, tümüyle yalandan ibarettir. Kürdistan özgürlük hareketinin yönetimine yapılan diğer saldırıların bir devamıdır. Hareketimizin gizleyeceği, kamuoyuna açıklamayacağı hiçbir görüşmesi yoktur ve olamaz da.”
AVRUPA ELİNİ HALKIMIZDAN ÇEKMELİ
Avrupa ve Türk devletini provokatif faaliyetlerde uzak durmaya çağıran KCK, “Avrupa ve Türk devleti halkımızın içine fitne sokma tutumundan vazgeçmeli, elini halkımızın içinden çekmelidir. Başta Güney Kürdistan’daki halkımız ve siyasi güçler olmak üzere tüm kesimler halkımızın ve ülkemizin kaderinin belirlendiği bir süreçte, bu oyun ve fitneler karşısında ulusal-demokratik birliğini güçlendirerek cevap vermelidir” dedi.
KCK açıklamasında Türkiye ve Kürdistan’daki son gelişmeleri de değerlendirdi. Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan için “Türk özel savaş rejiminin Başbakanı Tayyip Erdoğan” ifadesini kullanan KCK, Erdoğan’ın “ya sev ya terket” sözüyle Kürt halkına yönelik tehcir ve soykırım niyet ve politikasını ortaya koyduktan sonra, bu anlayışı sürdüren başta Savunma Bakanı Vecdi Gönül olmak üzere, daha bir çok yetkilinin bu “ırkçı, faşist politikayı” yaygın bir biçimde dile getirmeye başladığına dikkat çekti.
KCK son gelişmeleri şöyle değerlendirdi: “Bu açıklamalardan sonra, hemen hemen hergün Türkiye metropollerinde Kürtlere karşı bir linç saldırısı yapılmaya devam edilmektedir. Kürt halkını ezip-sindirmeyi ve teslim almayı hedefleyen bu politikanın son derece bilinçli ve hesaplı olarak geliştirildiği anlaşılmaktadır.
ÇOCUKLARA VAHŞİ YÖNELİM
Bu politikanın diğer bir pratikleşmesi de, Kürdistan’da demokratik gösteriye katılan tüm Kürtlere ağır cezalar vererek halkımızın serhıldanlarına katılımı engellemeye çalışmak olarak ortaya çıkmaktadır. Tam bir hukuk skandalı ve kendi yazılı hukuklarını bile çiğneyen Türk devleti, Kürt çocuklarına ağır cezalar vermeyi hedefleyen yaklaşımı ve silahla çocuklarımızı sokak ortasında vurmasıyla ne kadar vahşi bir yönelim içinde olduğunu da ortaya koymuştur. Nitekim çocuklarımıza yönelik bu saldırıların talimatını da 2006 yılında yine Tayyip Erdoğan vermişti. Bugün pratikte uygulanan da bu politikadır.
SEÇİMLERİN DEMOKRATİK GİTMEYECEĞİ ANLAŞILIYOR
Türk devleti Kürdistan halkına dayattığı tehcir ve soykırım politikasını yaklaşan yerel yönetim seçimleriyle adım adım uygulamak istemektedir. 22 Temmuz Genel seçimlerinden bugüne kadar AKP ve Türk devletinin temel politikası 2009 yerel seçimlerinde Kürt yurtseverlerin ellerinde bulunan belediyeleri ele geçirmek üzerinden olmuştur. Bugün de AKP’nin ve devletin günlük uygulamaları tümüyle buna dönüktür. Önder Apo’ya işkence, halka baskı, yoğun tutuklama ve işkence, gerillaya karşı ise imha operasyonları aralıksız sürdürülmektedir. Tayyip Erdoğan ve onunla aynı dili konuşan yetkililerin politikası, seçimleri gerçekten de demokratik bir zeminde değil, Kürt halkının örgütlü iradesini gerek yoğun tutuklamalarla, estirdiği devlet terörüyle kırıp zayıflatarak seçimde adeta güçten iradeden düşmüş ve iradesini özgürce sandığa yansıtamayacak bir duruma getirmeyi hedeflemektedir. Nitekim daha bugünden Kürdistan yeniden özel timlerle doldurulmakta, çocuklar, gençler sokakta kurşunlanmaktadır. Şemdinli ve benzeri bölgelerde daha şimdiden Türk ordusuna mensup subayların halktan oylarını AKP’ye vermeleri yönünde baskı yapmaya başladıklarını biliyoruz. Bir taraftan halkımıza karşı böyle baskılar geliştirilirken, öte yandan sanki seçimler demokratik bir zeminde yapılacakmış gibi, sorunu ele almak yanlıştır. Devlet, AKP şahsında kazanmak için her türlü saldırıyı geliştiriyor, daha da geliştireceği görülmektedir. Dolayısıyla bu seçimin halkımızın özgür iradesini ortaya koyduğu bir durum olarak görmek yanıltıcı olacaktır. Çünkü devlet ve hükümet yetkililerinin ortaya koyduğu tutumlarla bu seçimlerin demokratik geçmeyeceği ve çeşitli müdahalelere uğrayacağı anlaşılmaktadır.
KÜRTLER BİRLİKLERİNİ DAHA FAZLA GÜÇLENDİRMELİ
Halkımız İlker Başbuğ ve Tayyip Erdoğan’ın bu tehlikeli politikası karşısında birliklerini daha fazla güçlendirmelidir. Hiçbir Kürdistan’lı, hiçbir demokrat ve kendisine yurtsever Kürdüm diyen hiçbir birey Kürt halkına soykırım ve tehcir hazırlayanlara hizmet edecek tutum ve davranışlara girmemelidir.”
|