Boğaziçi Tarih Bölümü’ndeyken Selim Deringil sormuştu: “Millî marşı ‘korkma’ diye başlayan başka bir ülke var mı?” Ben de sanırım “bilmem, ama herhalde gerçekten korkuyorlar” diye yanıtlamıştım. Biraz düzeltmem lâzım: korkuyor ve korkutuyorlar.
Bir milletin, korku ve nefret üzerinden inşası/Halil Berktay-Taraf
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak....”
Boğaziçi Tarih Bölümü’ndeyken Selim Deringil sormuştu: “Millî marşı ‘korkma’ diye başlayan başka bir ülke var mı?” Ben de sanırım “bilmem, ama herhalde gerçekten korkuyorlar” diye yanıtlamıştım. Biraz düzeltmem lâzım: korkuyor ve korkutuyorlar. Kimileri gerçekten korkuyor; kimileri de korkuyu Benedict Anderson’ın sözünü ettiği “matbuat kapitalizmi”nin (print capitalism) “bellek mekânı” (memory space) aracılığıyla bütün bir okur kitlesine yayıyor. Söz konusu okur-yazarlar bu korkuyu orduda, devlet dairelerinde, mekteplerde karşılarına çıkan avam halka aktaran “toplumsal çoğaltıcılar” rolünü oynuyor. Böylece ortaya korkutulmuş, korkması söylenmiş, korku içinde tutulan bir millet çıkıyor.
Ernest Renan’ın sözünü ettiği acı, sevinç ve umutların “ortak” kılınması yoluyla milletin yaratılması işini, bizde öncelikle Mehmed Âkif (1873-1936), Ahmet Refik (1880/81] - 1937) ve Ömer Seyfeddin (1884-1920) gibi şair, yazar ve popüler tarihçilerin nesli üstlendi. Sonuncusu, denemelerinden birinde (mealen) “Eğer Türksen Türk gibi yaşar, düşünür, hisseder ve davranırsın” der. Hayır, gerçek bunun tam tersi. Türklük genetik değil kültürel. Tipik bir milliyetçi olarak Ömer Seyfeddin, karakteristik bir operasyonla milleti (bu somut örnekte, Türk olmayı) doğallaştırıyor; adetâ ezelden beri ve kendiliğinden varolan bir durum gibi sunuyor. Oysa aslında olan şudur: Ömer Seyfeddin ve benzeri literati ve dilettanti, belirli bir kamuoyuna nasıl “Türk gibi yaşama, düşünme, hissetme ve davranma”ları gerektiğini anlatmaya koyuluyor. Bu, tekrarlana tekrarlana normatif bir karakter kazanıyor. Sonuçta kitle, “Türk gibi” yaşama, düşünme, hissetme ve davranmaya alış(tırıl)a alış(tırıl)a, bunlara uygun hareket ede ede Türkleşiyor, Türk oluyor, Türk milletine dönüşüyor.
Bütün ritüeller, bayramlar, ordu, zorunlu askerlik ve yıldönümlerindeki demeçler, bunun için var. Bunun için, MEB, Talim ve Terbiye Kurulu, ders kitapları, Cumhuriyet ve Hürriyet gazeteleri. Bunun için, Murat Belge’nin Taraf’ın Pazartesi eklerinde anlatmaya koyulduğu “millî roman.” Enver Paşa’nın 1917’de örgütlemeye giriştiği savaş propagandası da bunun için, müfredatı doğrudan doğruya Genel Kurmay tarafından hazırlanan Millî Güvenlik dersleri de. Besim Özgen’in Yüzbaşı Kırbaç’ı (1957), Erkanıharbiye-i Umumiye Moral Şubesi tarafından “bilhassa, komünizme karşı nefret hislerinin kamçılanması itibariyle” tavsiye edilmiş (Belge, 22 Eylül 2008). Mesele bu kadar açık söylenebilir: nasıl Türk olacağımızı, kimlerden nefret edeceğimiz belirlemekte.
Bu sürecin baş taraflarında bir yerde, Ömer Seyfeddin’in nefret öyküleri yer alıyor. Bunların da en aşırısı, ezelî ve ebedî düşmanlarımıza duyduğumuz (duymamız gereken) nefreti alabildiğine ballandırmanın en ekstrem örneği, Beyaz Lâle. Burada bir noktaya daha işaret etmek lâzım: insanların kendi yaşantılarında başkalarından çektikleri, onlarda illâ çok derin ve yaygın bir nefret yaratmayabilir. Pek çok durumda tepki, dolaysız hedefleriyle sınırlı kalabilir. Oysa şiir, edebiyat (ve sinema) bu açıdan çok daha ileri gidebiliyor. Milliyetçi sanat, bize acı çektirenleri bütün diğer özelliklerinden arındırıp, sadece (yoğunlaştırılmış) etnik-dinî kimliklere indirgemek yoluyla, “öteki” kollektiflerine dönüştürüyor: bütün Bulgarlar, bütün Rumlar, bütün Ermeniler. Korku ve korkuya bağlı nefret, soyutlandığı ölçüde mutlak ve kategorik bir niteliğe bürünüyor.
Gene Boğaziçi’ndeyken, lisans üçüncü sınıfta bir 19. yüzyıl dersi veriyordum, bu sorunların da konuşulduğu. Entellektüel bakımdan, hayli sofistike bir ortamdı. Öğrencilerimden biri el kaldırıp, sosyal bilimlere âşinâ olmamanın da safiyetiyle “ama hocam, ilk onlar başlatmadı mı?” diye sormuştu. İlk ağızda, epey bir kahkaha kopmuştu salonda. Ortalık durulunca, itirazlar şu noktalarda yoğunlaşmıştı: (1) “İlk” ne demek ? Nereye kadar geri gideceğiz? Diyelim ki “onlar” Batak katliamından ötürü “bizi” suçlamakla başladılar. Buna karşı “biz”, Bulgarların ayaklandıklarında Müslümanlara yaptığı zulmü öne çıkardık. Derken “onlar” Osmanlı’nın topraklarında ne aradığını sordular. Faraza iş, 14. yüzyılda “bizi” bir şekilde “tahrik” etmelerine mi varacak?
(2) Bu örneğin de düşündürdüğü gibi, böyle sorunlara objektif ölçüler içinde net ve kesin cevaplar bulmak olanaksız. Ya da şöyle diyelim: cevap bulunacaksa, bilim âleminden değil, aynen Hıristiyanlığın “ilk günah” inancında olduğu gibi, ancak iman âleminden bulunabilir. Gerçekte kimin başlattığı değil, “bize” kimin başlattığının söylenmiş olduğu önem taşıyor.
|