Musa Anter
KERKÜK KAN AĞLIYORMUŞ
Musa Anter
Yaşar Kaya
Devlet ve PKK
Yaşar Kaya
İsmail Beşikçi
Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına
İsmail Beşikçi
Hasan Bildirici
Uçurum Atlıları
Hasan Bildirici
Aydın Dere
Et ve tırnak yalanı
Aydın Dere
   
  
.:  Anasayfa |  Yazarlar |  Arşiv |  İletişim |  Künye |  Ana Sayfam Yap |  Sitene Ekle  :.
   ANASAYFA
   GÜNCEL
   SİYASET
   KÜRDİSTAN
   DÜNYA
   KADIN
   YAŞAM
   KÜLTÜR-SANAT
   EKONOMİ
   TEKNOLOJİ
   SPOR
   MİZAH
   KURDÎ
   MEDYADAN
   RÖPORTAJ


www.kurdistan-post.org
Üye(ler) Çevrimiçi: 0
Misafir(ler) Çevrimiçi: 95

Lütfen buradan kayıt yaptırınız. Kayıtlı olmanız halinde sitenin tüm bölümlerini kullanabilirsiniz.
 
 
Kadir Tosun Piton Hanım'ın kafesinde
Posted on Çarşamba, 10. Mart 2010
Topic: Yaşam

Moalboal’dan Cebu’ya doğru yola çıkarken, yol kenarında bulunan küçük kulubeler, sabah kahvaltısı olarak satmak için sabahın erken saatlerin de kaplumbağaları dumanlı ateşin üzerinde pişirmeye başlamışlar bile. Yaşam mücadelesi veren bu yoksul köylülerin tek geçim kaynağı sadece kampluğa pişirip satmak olmasa bile, ekonomik geçimini sağlamak için çok fazla iş alternatifleri de bulunmamakta.



Bölüm – 16, Bohol Adası

 

 

 

Moalboal’dan Cebu’ya doğru yola çıkarken, yol kenarında bulunan küçük kulubeler, sabah kahvaltısı olarak satmak için sabahın erken saatlerin de kaplumbağaları dumanlı ateşin üzerinde pişirmeye başlamışlar bile. Yaşam mücadelesi veren bu yoksul köylülerin tek geçim kaynağı sadece kampluğa pişirip satmak olmasa bile, ekonomik geçimini sağlamak için çok fazla iş alternatifleri de bulunmamakta. Filipinler’de kırsal kesimleri gezip gördükten sonra adaletsizliğin, bölgeler arası dengesiz kalkınmanın ve gelir dağılımında ki ahlaki olmayan orantının çok fazla olması nedeniyle, adeta Manila sömürgeciliğinin talan sistemiyle yönetilen bir ülke portresi ortaya çıkmakta. Tüm ülkede elde edilen kaynağın ve zenginliğin Manila’da baronlar arasında paylaşıldığı artık bir sır değil.

Bu düşünce ve duygu fırtınasıyla yola devam ederken ateşte pişmek zorunda kalan kamplumbağaları düşündüm ama en dehşet verici yönü de, bazı yerlerde kaplumbağaların canlı canlı ateşte pişirilmesiydi. Bu elbette ki yasalarla yasaklanmıştı ama Filipinlerde yasaların uygulandığını takip etmek için de, Türkiye’yi takibe alan Avrupa Birliği gibi bir ilişkiye ve bir güce ihtiyaç vardır. Şöför, eğer ben istersem Cebu City’e vardığımızda beni kaplumbağaların canlı olarak pişirilip satıldığı Cebu’nun arka mahallelerine götürebileceğini ve canlı canlı ateşte pişerken gözleri yaşaran kamplumbağaların resim ve filmlerini bile çekebileceğimi söylüyor. Bu görüntülere dayanabilecek gücü kendimde göremediğim için de şöförün teklifine verdiğim cevap olumlu olmuyor.

Cebu adasın’dan 2,5 saat süren hızlı deniz otobüsüyle 29 Ocak günü öğleden sonra bembeyaz kumsallara ve plajlara sahip Bohol adasına varıyorum. Bohol diğer Filipin adaları gibi oldukça yeşillik bir yer, yani palmiye ağaçlarından ve sık ormanlıktan dolayı yemyeşil olan ada parçası ile etrafi masmavi okyanusla ceviri olmasindan dolayi, yeşil ve mavi dışında ki başka renklerin neredeyse tabu olduğu hissine kapılmamak elde değil. Filipinlerde hangi adaya giderseniz gidin, ırmaklarından şarap akmasa da, kutsal kitaplar da tarif edilen cennet kavramına çok yakın olduklarını farkedeceksiniz.

İnternetten rezervasyon yapmak için, cazip herhangi bir otel bulamayınca işi şansa bırakıyorum, yani Bohol’a vardığım da uygun bir otel bulabilme alternatifini seçiyorum.

Sürat motorunun yaklaştığı Bohol limanın da bekleyen otellerle anlaşmalı minibüs sahipleri, otellere müşteri toplamak yarışındalar. Benimle pazarlık yapan bir minibüs şöförü, elinde bulunan otellerin resimli listesini ve fiyatları gösterdiğinde, beni 12 dolar karşılığında bunlardan herhangi birine götürebileceği teklifi pek cazip gelmiyor. Henüz görmediğim ve tanımadığım otel’in, sadece şöför’ün elinde bulunan fotoğrafı referans alarak karar vermek istemiyorum. Tecrübelerim buna olanak tanımıyor. Daha önce resimlerde çok şık ve yeni gibi duran bazı otellerde yaptığım rezarvasyonlar’dan, ancak otele vardığım da resimlerin otelin yeni inşa edildiği 10-15 yıl öncesine ait olduğunu, otele’in bir harabeyi andıran görüntüsünü gördükten sonra anlamıştım. Bunun üzerine şöför, bana bir kaç otel gösterecek ve beğendiğim bir otelde karar kılacağım. Şöförün daha sonra pişmanlık duyacağı bu teklife evet deyip yola çıkıyoruz. Yani herhangi bir otelde karar kılana kadar beni 12 dolar karşılığında gezdirecek.

Üç otel dolaştıktan sonra, ilk gördüğüm otel de karar kıldığımda, şöför’ün göstermiş olduğu o yüz ifadesini bir daha hatırlamak istemiyorum. Birbirine uzak mesafede bulunan üç adet otel dolaşıp ve ilk otele geri gelmekten dolayı şöför pek memnun değildi. Bu benim cok da umrumda değil, pazarlığını iyi yapsaydı. Çocukluğumun büyük bölümünün, Amed’in Xançepek ve Baxlar semtlerinde geçmiş olmasından dolayı da şöför’ün sergilemiş olduğu bu tür yüz ifadelerinin arkasında ki keskin kelimeleri çok net okuyabiliyorum.

Ertesi gün, Bohol’un meşhur “Çikolata Tepeleri’ni” görmek üzere bir motorsiklet kiralıyorum ve 100 km mesafe de bulunan çikolata tepelerine motorsiklet ile gitmek için yola çıkıyorum. Hava çok güzel ve güneşli, yani tam motorsiklet sürme havası. Yolda birkaç defa durup yol sormak dışında pek bir sorun yaşamıyorum. Yol güzergahı o kadar güzel ve çekici ki hiç bitsin istemiyorum. Yol bazen kavisli, bazen yokuş aşağı, bazen yokuş yukarı, bazen ormanlık alanda sığ ağaçların içinden güneş ışığını bile sızdırmazken, bazen de dağ doruklarında keskin virajlarla veya yılan gibi kıvrımlarla devam ediyor. Adeta dağlardan ve ormanlık alanlardan süzülerek ilerliyorum, gitmek istediğim yere doğru.

Belli bir süre sonra varıyorum çikolata tepelerine. Burası onlarca belki de yüzlerce tepelerden oluşan yana yana ve arka arkaya duran çok büyük bir alana yayılmış düzenli bir tepe gurubudur. Yani Anadolu’da bulunan Kapadokya gibi.

Yanlış anlaşılmaması açısından belirteyim, bir doğa harikası olan bu bölgenin uzaktan yakında çikolata ile bir ilgisi bulunmamaktadır.

Yerleşim yerlerine olan uzaklığı meraklı turist sayısını pek de etkilemiş gözükmüyor. Her renkten, bir çok dinden, bir çok dilden insanlarla adeta dolup taşıyor burası. Görülmesi gereken güzel bir yer olduğu kanısına varıyorum, Çikolata Tepelerinin. Keşke havanın kararması gibi bir sorunum olmasaydı da burada daha fazla kalıp bu güzelliği izlerken buradaki temiz havayı daha fazla ciğerlerime çekebilseydim.

Hava’nın da kara bulutlarla örtünmeye başlamasından sonra artık gitme zamanının geldiğine karar veriyorum ve aynı güzergahtan motorsikletle geri dönüyorum. Belli bir süre motorsikletle gittikten sonra, olmasını hiç düşünmek bile istemediğim yağmur tanelerinin yüzüme ve kollarıma vurmaya başlaması az sonra bardaktan boşalırcasına yağacak olan yağmurun’da habercisiydi. Daha önce de belirttiğim gibi tropik bölgelerde yağan yağmur’un nasıl olabileceğini aşağı yukarı kestirebiliyordum ama sığınacak herhangi bir yer de yoktu. En kötü ihtimalle bir agaç altinda eğer yağmur’un geçmesini beklersem bu defa da akşam karanlığa yakalanmış olacağım. Bu ıssız yerde, ormanlar arasında, dağların doruklarında ki yollarda gece karanlığında, yanlız başıma motorsikletle gitmenin çok fazla güvenli olmayabileceğini sezdiğimden dolayı oldukça şiddetli yağmaya başlayan yağmur’a rağmen yola devam ediyorum. Yağmur şiddetini o kadar çok artırıyor ki ve buna motorsikletin gidiş hızı da eklenince, artık yağmurun dövdüğü kollarım ve yüzümde acılar hissetmeye başlıyorum. Siz buna yağmur deseniz de, aslında resmen duş alarak yol gidiyorum. Bu durum yaklaşık yarım saatten fazla sürüyor ve yağmur şiddetini yitirip ciselemeye başladığın da bende artık yol kenarın da durup, Çikolata tepelerinde hatıra olarak satın aldığım, üzerinde Çikolata tepelerinin resmi bulunan t-shirt’ü mü ıslak olan diğer t-shirtümle değiştirdikten sonra tekrar yola devam ediyorum. Belli bir süre sonra t-shirtümü değiştirmiş olsam bile, üzerime yağmiş olan bunca yağmurdan sonra üşümeye başlıyorum. Otele varmama çok uzun süre kalmamasına rağmen, çölde susuzluğun yol açmış olduğu serap görme olayının benzerini bende görüyorum ama sımsıcak bir küvet içinde saatlerce dinlenebilmek serap’ı benimkisi.

Çocukken, rahmetli annemin, yaptığımız yaramazlıktan dolayı bizi dövme gerekçesi olan yaramazlığı kısa bir süre sonra aynen tekrarlayınca, okuma yazma bilmeyen anneme göre, olayın bilimsel açiklaması, “alışmış kudurmuştan beterdir” olurdu. Annemin bu bilimsel teorisine göre, küvet serap’ı görmeme neden olan motorsiklet macerasının alışkanlığı, kudurmuştan beter olan ben, ertesi gün de tekrarlamaktan tereddüt etmiyorum.

Ertesi gün hava’nın bana karşı muhalefetini hissetmiyorum. Şansım yaver gidiyor ve yağmursuz ama güneşli bir hava da, yaklaşık 20-30 kilometre ötede ki, Bohol adasının, ünlü, 7 metre boyunda ve 300 kilogram ağırlığında ki Piton yılanını görmeye gidiyorum. Piton’un bulunduğu bahçede ki rehberin, daha sonra cinsiyetinin bayan olduğunu belirttiği Piton’un, içinde yaşadığı kafesi görünce, kafesin çokta güvenli olmadığını farkediyorum. Piton hanım’ın ölçüleri, yani vücüt kalınlığı neredeyse benim bedenim kadar kalın ve 7 metre uzun. Piton hanım’ın bir kızgınlık krizinde bu kafesi paramparça edebilecek güce sahip olduğunu görevlilerin bilmesi gerekir diye düşünüyorum.

Hayatım da gördüğüm en büyük yılanın bu olduğunu itiraf etmem gerecek galiba. Daha önce yakın mesafeden çok yılan görmüşlüğüm var. Okuyucular arasında olabilecek yılanseverleri rahatsız etmemek için, dişlerim ve ellerimle derisini soyduğum yılanların hakkında fazla detaya girmeyeceğim. Buna rağmen kafesin dışında da olsa, Piton hanım’ın haşmetli duruşunu izlemek, içimde bir ürperti yarattığını belirtmeden geçemeyeceğim. Belli bir süre sonra da görevli, bizi teker teker Piton hanım’ın kafesine alıp resim çekebileceğimizi söylemesi tam bir çılgınlık.

Ürpersem de çekinsem de giriyorum Piton’un kafesine. Piton hanım kendini birbirine dolamış vaziyette yerde dinlenirken yanına kadar sokuluyor ve elimle tenine dokunurken kan dolaşımımın hızlandığını ve kalp atışlarımda normalin üzerine çıktığını farkedıyorum. Kan dolaşimi ve kalp atışında ki değişikliği, ilk defa, belki de henüz orta okul çağındayken yaşadığım ve daha sonra birkaç defa daha hissetiğim aşk heyecanı gibiydi. Aşırı korku’nun ve aşk’ın vermiş olduğu heyecan meğerse birbirine ne kadar da çok benziyormuş. Piton’a dokunurken, baktığım o gözlerinin derinliğinde ki ifadeyi okumak çok da zor gelmiyor. Ya ilgisizce baktığı yağlı göbeğimden dolayı perhiz yapıyor ya da aç değildir diye düşünüyorum.

Piton’un vermiş olduğu heyacan ve tattırdığı korkudan sonra, daha sakin ve terapi sayılabilecek olan, Loboc kasabasının içinden geçen Loboc ırmağının üzerinde tekneyle süzülerek canlı müzik eşliğin de öğle yemeği yemek üzere ayrılıyorum.

Nehrin üstünde ki bu öğle yemeği seansı oldukça iyi geliyor. Dağların arasında süzülerek akan, kıyıları bambu ve palmiye ağaçlarıyla kaplı olan Loboc nehri’nin bu kadar güzel ve huzur verici olacağını tahmin etmemiştim. Belki de Piton’un yarattığı korkudan olsa gerek, yaşamak daha bir güzelleşiyor sanki. Eğer yolunuz Filipinler’e düşmüşse, Bohol adasında bulunan, etrafı sığ palmiye ağaçlarından oluşan ormanlık alanla kaplı olan bu nehrin üzerinde, mutlaka tekne ile bir gezintiye çıkmadan ayrılmayın Filipinler’den derim.

Tekne turundan sonra, Bohol adasında gidilmesi gereken birkaç yere daha gittikten sonra akşam yorgun argın otele dönüyorum. Karanlık cöktüğü için de birkaç defa yolu şaşırıyorum ve her yerin ormanlık olduğu, tabelaların bulunmadığı ve ıssız olan bu yer de bazen gördüğüm insanlardan yardım isteyerek ancak otel’e ulaşabiliyorum. Okyanus sahilin de bulunan otelin restaurant’ın da, okyanus’un dalga seslerinin, canlı müzik sesi ile birleşmesinin keyfiyle akşam yemeğini yiyiyorum. Filipinler’in müzik konusun da çok gelişmiş olduklarını dile getirmemek haksızlık olur. Bundan dolayı da heryerde “karaoke” barlar çok yaygın. Nasil ki bir davul zurna sesinde Kürtler halaya kalkıyorsa, Filipinliler de bir müzik sesinde hemen mikrofona sarılıp şarkı söylemekten çekinmiyorlar. Bundan dolayı da en sıradan bir Filipinli bile değme sanatçılar düzeyin de şarkı okuyabildiklerine heryer de rastlamak mümkün. Sırtımın dönük olduğu köşe’de “I will always love you” şarkısını söyleyen bayanın Whitney Houston olmadığını tahmin edebilmek çok zor.

Bu güzel müzik ziyafetinden sonra, yarın milletvekili adayı Ashley Alvero’nun yaşadığı Tacloban adasına, Ashley Alvero ile görüşmek üzere, bu akşamdan çantamı toplayıp yolculuk hazırlığına başlamak üzere odama çekiliyorum.

Daha sonra ki günler de, Tacloban adasının milletvekili adayı Ashley Alvero ile Filipinler’i, Kurdistan’ı, Küresel ısınma, insan hakları, rüşvet, ve daha birçok konuda ki sohbeti Kurdistan-Post okurları ile paylaşacağım.

Slav û Réz!

Kadir Tosun

Kadir_tosun@yahoo.se

2010-02-08

Not: Geçtiğimiz günlerde Belçika polisi tarafından ROJ TV ve Kürt kurumlarına yapılan baskın haberlerini üzüntü ve öfkeyle okudum. Yıllardır planladığım gezide beni en çok bu durum yaraladı. Fakat bu şiddeti uygulayanlar şunu çok iyi bilmelidirler ki, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar bu baskılar Kürtleri daha azimli yapmaktan başka bir işe yaramaz… Baskına uğrayan ROJ TV, Kürt kurumları ve tutuklanan Kürt şahsiyetlerinin yanında olduğumu belirtmek istiyorum…


Kadir Tosun Piton Hanım'ın kafesinde

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun

Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız.




Ortalama Puan: 5
Toplam Oy: 3


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:
Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü

En çok okunan haber: Yaşam:


Haber Arşivi
Kurdistan-Post Haber Portalı © 2004-2009 Tüm hakları saklıdır.
Sitemizde kullanılan haber ve resimler kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.