Çok çalışıp yorgun düşünce, uyuduğumda derin rüyalara dalıyorum ve bazen uzun rüyalar görüyorum. Dün gece feylozof Ahmede Xani geldi rüyama. İshakpaşa sarayında kendisiyle Kürtçe söyleyişi yapacaktım. Hal-hatır faslından sonra henüz soru sormadan hatırladığım kadarıyla bana bunları anlattı ve uyandığımda kan-ter içindeydim.
Ahlak, insanın iyi ve kötü olarak nitelendirmesine yol açan manevi değerlerdir. Tüm dinler ve felsefeler ilk çıkışlarında mutluluk, fazilet ve toplumsal düzeni esas aldılar. “İnsani olan herşey bende de olabilir” diyen Marks’ın bunu toplumların faklı kültürel ve geleneksel değerlerine karşı olduğu ya da kültürel olana karşı koymak gerektiği anlamında söylemediğinden şüphe duymuyoruz. Platon’dan Kant’a kadar felsefecilerin çoğu ahlakçıdır ve geliştirdikleri felsefe toplumsal düzenin ve güzel yaşamın ahlakla sağlanabileceği öğretisi üstünedir. Toplumsal değerler yaşam kudreti niteliğindedir; bu değerler bin yılların oluşumu neticesidir. Her toplumsal düzen bir kültür birikimidir. Toplum kendini sürdürebilmek için, bireylerin uymazlık edemeyecekleri; uymadıkları, benimsemedikleri takdirde toplum dışı sayılacakları bir dizi değeri, ilkeyi, davranış kuralını her gün yeniden üretir, bireylerine öğretir, dayatır, yerleştirir. Uymak şüpesiz bir zorunluluk değil, ancak insanı bazen fark edemeyeceği nitelikte dıştalar, kişi uyumsuz ve sevimsiz bir hal alır ve bu da şüphesiz pek de yararlı bir sonuç sayılmaz. Devrimci, yani yenilikçi ya da modern kişilik diyelim, bu toplumla tamamen çelişen kişilik olmadığı gibi geliştiricidir ve canını da vermeye amade olmak kadar...
Bazen de bunu oynayıp sadece kendisi için varolan bencil kişilikler vardır. Yani modern görünüp, başkasının emeğiyle geçinen ancak moral anlamda pozitif bir tutum içinde olmayanlar vardır. Bu kişilikler ailede ya da toplumda yutulur cinsten değildir. Şüpesiz iki ayrı uçtan olma zorunluluğu yok, fakat yapıcı ve pozitif olmak ve insan olarak sorumluluklarını bilmek, karşındaki kişilerin haklarına saygı duymak esas alındığında, doğru yola girilmiş sayılır. Aslında doğru yol en kolay olandır. Doğru yolda sevgi, dürüstlük ve erdem varken, yanlış yolda sayamayacağımız kadar kötülük vardır ve aslında zor olandır da. Yalan söylemek özünde doğru söylemekten daha zor olduğu gibi, kişinin kendisine olan güvenini ve saygısını azaltmakla kalmaz, çevrenin de o kişiye olan saygısını ve itibarını düşürür.
Modern olma, modernlik ya da modernite: Bu kavramlar önemlidir, ancak nasıl anladığımıza bağlıdır. Modernlik; eski olan, geleneksel ya da aidiyetsel olana karşı olma anlamına gelmiyor, aksine eskinin, gelenekselliğin en iyileriyle çağımızın en iyilerini sentezleme durumudur. Yani modernite her halükarda geleneksel olanı “gerici” görme ya da onu ret edici bir tavır olmamalıdır. Modern toplumlar eskiye ait değerleri en iyi koruyup savunanlardır.
Her toplumun kendine özgü aidiyetsel değerleri vardır. Anadil, aile kuralları, mutfak kültürleri, akrabalık ilişkileri, düğün gibi gelenekler, büyük, küçük ilişkisindeki saygı derecesi, anne evlat, baba evlat, komşu, çalıştığımız ya da ait olduğumuz kurumdaki ilişkilerde dürüstlük…
Bir de ait olduğumuz halk esaret altındaysa mutlak, ama mutlak gücümüz oranında esarete karşı koymalıyız; bu insan olmanın koşuludur. Bu değerler silsilesini anlamak için insanlık, sosyoloji bilimini geliştirdi. Tüm bu sosyolojik değerlere herkesin tamamen uymasını beklemek yanlış sonuçlara yol açacağı gibi, hep karşı olmakta kötü sonuçlara yol açar.
Günümüz değerleri, hukuksal temelde birey hak ve özgürlüklerini ön plana çıkarttıysa da özgürlüğün sınırsızlık değildir. Toplumsal değerlere tamamen karşı olma ve aileyi ve toplumu rencide eden tavırlar içine girmek ve büyüklerine saygısızlık etmek de değildir. Tüm bu kültürel ve insani ilişki silsilesinde VEFA çok önemlidir; denilebilir ki vefalı olma, insanın insan olma derecesini belirler, tersine de nankörlük denilir. Bir insanda vefasızlık, nankörlük varsa iflah olma şansı asgariye düşer. Kişinin babasına, anasına karşı vefasızlığı ana baba için nasıl bir acıysa vefasız evladın çocuğunun kendisine karşı vefasızlığı kaçınılmaz olabilir.
Kimi insanlar için bu değerlerin yerine yerleşmesi, rutin bir alışkanlık, aksi düşünülemeyecek gerekli ve zorunlu bir davranış ilkesi haline gelmesi çok uzun ağır ve sancılı bir süreçi alır. İnsanlar aslında enduvidialistliklerinin tüm potansiyellerini açığa vurmalarını bastırsa da toplum ve aile düzeni için kısmen en uygun sonuçtur. Bazen değerler dediğimiz şeylerin fonunda yanlış olanların gücüne karşı meydan okuyarak bedelini hayatlarıyla ödemiş olan milyonlarca insanın kişisel trajedisi de yatar; bunlar saydıklarımız arasında değildir.
Bir düzeni değiştirmek için bilinçle donaltılı, karşı koyma ya da Ortaçağ’da Buruno’nun terör estiren kilise düzenine karşı gelmesi ve düşünceleri uğruna yakılması ya da örnekleri yüzlerce kitabı dolduracak nitelikte çağına yön vermiş kişilikler örnek verilebilir. Ancak bu kişiler her şeyden önce bilgiyle donandıkları gibi erdem sahibiydiler de. Bilgi tekbaşına çok şey ifade etmiyor. Çünkü okumuş, bilgi sahibi olmuş, hatta bilim adamı olmuş, fakat tüm bu bildiklerini insanlığa, aile ya da çevresine karşı kullanmış insanların oranı belki de erdemli olanlarınkiyle atbaşıdır. Erdemden soyut bilgi sahibi kişi bir anlamda okumuş cahildir ve hiç okumamış olanlardan daha tehlikeli ve zararlıdır. Çünkü okumuş cahilin bildiklerini kötülük için kullanmasının sonuçlarını tahmin edebilirsiniz. Bilgisiz, fakat erdemli olmak, çok bilmiş erdemsizliğe yeğlenmeli.
Ne statükocu ne de modernite adı altında, bin yıllardan kalma değerlere karşı olunmalıdır. Eskiye ait değerlerin yeni değerlerle içiçe kullanılması modernitedir.
Bir takım ahlaki ve kültürel değerler silsilesinden söz ederken emeğim kutsallığının farkında olmak insanım diyebilmek için büyük önem taşır. Emekten yana olmak, insanca eşit koşullardan yana olmaktır. Üretmektir, yaratmaktır, insanları doyurmaktır, hastayı iyileştirmektir, çocuk büyütmektir, bağdır, bahçedir, barınaktır, dayanışmadır, hayatı güzelleştiren ve yaşamı kolaylaştıran ne varsa hepsi emektir.
Kibir, bir büyüklenme hastalığıdır. Sahip olunan bir yetenekten ya da başarıdan ötürü sarhoş olup büyüklenmek insanın küçüklüğünün ve basitliğinin en bariz işaretidir. Kendini büyük görenin eline fırsat geçmesi, ezici olmasını sağlar. Üstünlük duygusu kölecilik arzulama duygusudur.Tüm dinler ve felsefeler kibirli olmayı çok zararlı bir hastalık olarak değerlendirir. Böbürlenerek konuşmak ve kendini övmek her ortamda insanı sevimsiz kılar.
Tüm bu değerler silsilesinde kadirbilmek büyük önem taşır. Kadirbilmezlik saygısızlıktır, moral değerlerin yitimidir. Bırakalım kendisine çok sey yapmayı, varoluşuna sebep olan anne ve babasına karşı saygısız ve vefasız bir insanın iflah olması olanak dışıdır ve bu doğanın olmazsa olmaz kanunudur. Dilsiz ve savunmasız bir çocuğa ve takattan düşmüş bir yaşlıya da saygı bu çerçevededir. Bu durum genel anlamda büyüklerine karşı saygılı olmayı içerir. Çünkü varolma, dolaysı ile insan olarak doğma o kadar kutsaldır ki değeri iyi bilinmelidir. Bu anlamda anne ve baba her insanın ikincil tanrılarıdır. Bunlara karşı çıkarcı, kurnaz ve üzücü tutumlar insanın erdemsizliğinin işaretidir. Erdemsiz bir insanın iyi bir meslek sahibi olması, iktidar sahibi olması hiç bir değer ifade etmez.